|
Toplumsal fikirlerin kaynağı çıkarlardır, demiştik. Tüm ideolojilerin ister sağ, ister sol olsun tümünün, “ideolojiler bitti!” ideolojilerinin de kaynağı yine çıkarlardır. 1920’lerden 1970’lere kadar tüm kapitalist devletler, devletin piyasaya müdahalesi ve özel girişimin ve iç pazarın devlet gücüyle korunması taraftarıydılar. Buna zamanında ABD öncülük etmişti. Ama en büyük gelişmesini 1940’ların sonundan itibaren ABD yatırımlarıyla savaştan ayağa kalkmaya çalışan Avrupa ülkelerinde gösterdi. Keynes, bir ekonomi “bilimi” tanrısı olarak sayılıyordu. Devletse teşvik eden, düzenleyen, esirgeyen ve bağışlayan. O zamanlar devletin müdahalesi olmazsa olmazdı. Liberal politikalar mı? Ekonominin akılcı olmayan kanunlarındansa toplumsal aklı -devletin aklını- tercih etmek yeğdi. Kapitalist, bir girişimci olarak devletin tüm olanaklarından, yani teşviklerden, özel sermayenin yetişemeyeceği yatırımlardan -elektrik, yol, su, petrol vs.- yararlanır ve elde ettiği karın cüzi bir bölümünü de vergi olarak devlete öderdi. Savaşın yıktıklarını yeniden yaratan kapitalizm inanılmaz hızla büyüyordu. Çünkü soğuk savaşı iki ülke sürdürüyordu: ABD ve SSCB. Artan üretimden gelen vergiler diğer ülkeler tarafından soğuk savaşa değil yine üretimi teşviğe kullanıldı. Sonuçta ABD ve SSCB devasa avantajlarını yitirdiler. Ama yine de iki tür kapitalizm de büyüyordu. Bu sebeple de istikrarı bozabilecek işçi hareketlerine biraz biraz sus payları verilebiliyordu. Aman büyüme durmasın, aman istikrar bozulmasın, aman iç pazar çökmesin! Vergiler, ücretler ve devlet bürokrasisinin çarçur ettiği milyonlar mı? E, gülü seven dikenine katlanır... Ya sonra? Ama sonra bu çeşit büyümenin sonuna gelindi. Özel sermayelerin büyüklükleri devlet yatırımlarını bile aşmaya başladı. Özel sermayeler, devletin müdahalesi olmadan büyüyen sektörlerde o kadar yoğunlaşmıştı ki, tekelleşme o kadar ilerlemişti ki, marxistlerin deyimiyle aşırı sermaye birikimi krizleri 1930’lardan sonra yeniden gündeme oturmuştu. O kadar devasa sermayeler, bu dar alanda kar üretemiyorlardı artık. Artık devlet, büyük sermayeler ve büyümek üzere olan sermayeler için -yani büyük burjuvalar için- ayak bağı olmaya, onu sıkmaya başladı. Yerleri dardı, oynayamazlardı! Bu kadar vergi vererek de, karlı yatırım yapılmazdı ki canım. Hem, devletin girdiği her sektör aslında inanılmaz karlıydı; ulaşım, iletişim, petrol, eğitim vs. Zaten her şeyi de devletten beklememek lazımdı. Dün kendi yapamadıklarını, ihtiyaç duydukları alt yapı hizmetlerini bugün kendileri yapmak istiyorlardı. Sınırlarını aşmak, dün kendilerini koruyan gümrük duvarlarını yıkmak istiyorlardı. Bu görüşler Batı kapitalizminde gündeme otururken, Keynesyen kapitalizmin, yani devletin piyasaya direk müdahalesinin en uçlaşmış biçimi, SSCB ve Doğu Bloku ülkeleri krize girdiler. Üretim için gerekli sermaye birikimi yoktu, olsa bile işletmeye yetecek kadar yoktu. Artık SSCB silaha ve sonu belirsiz ve karsız rekabete yatırım yapamayacak hale geldi. Ekonomisi devlet bürokrasisinin yatırımlarına, krizleri de bürokrasinin çarçur ettiği karlara dayanan bir ülkenin bu kar oranıyla ABD’ye kafa tutması artık olanaksızdı. Kapitalizm kendi gümrük duvarlarını yıkmaya başlamıştı, yine kendi Berlin Duvarını yıkarak işine devam etti... Ve özelleştirme kavramı toplumlarda kendine yer bulmaya başladı. Keynes tanrılık tahtından indirildi, Friedman tahta oturtuldu. Piyasanın ihtiyaçları, insanların ihtiyaçlarının yerine, piyasanın abuk sabuk dalgalanmaları devletin müdahalesi yerine konmaya başlandı. Devlet, düzenin tanrısı olarak yerinden edildi, onun yerine eski Yunan tanrıları gibi ne yapacağı, niye yapacağı bilinmez piyasa geçirildi. Devletin rolü en iyisinden biraz “Mikail”, biraz “İsrafil” rolüne geriletildi. Piyasalar isteyince teşvik yağdır, yok deyince bir sermaye gölünü kurut, ol diyince sisteme döviz ver, kapitalizme karşı işçiler ayaklanırsa “sur”a üfle, savaş çıkar... İşte örneğin Taha Akyol’un “Aman sözünden çıkmayın!” dediği bu yeni ekonomi tanrısı tam da aslında hiç bir aklı olmayan bir tanrıdır. Bulutları muhatap alıp neden yağmur yağdırmıyorsun, diyebilir misiniz? Aynı şekilde piyasayı muhatap alıp, şu sektörde yatırımlar neden karsız, biraz kar, diyemezsiniz. Toplumsal Fikirler ve Kullanılması Fikirlerin çıkarlarla ilişkisini yukarıda biraz açtık. İşte fikirlerin etkisi şimdi ortaya çıkıyor: Özelleştirilen bir devlet işletmesinde ya da fabrika daha karlı diye Çin’e taşındığı için işten atılmak üzere olan ya da askeri ücretin daha yüksek belirlenmesini isteyen işçilere piyasayı bir tür tanrı olarak, o istediği zaman illa dediği yapılacak bir doğa üstü kanun olarak yutturursanız, fazla seslerini çıkaramazlar. Ne de olsa, piyasanın dediği olur! Bir sınıf savaşımı olmaz ya da olsa bile etkisiz olur. Dolayısıyla, piyasa adı altında işçileri uyuşturup, uyutabilirsiniz. Dün, din halkın afyonuydu. Bugün halkın afyonu olan bir çok şey zaten din haline getirildi... Bu kadar kişi nasıl zengin oluyor? Okuyucu, bu noktada sorabilir: Peki ya krizler? Krizleri kim çıkarıyor? Kimler devasa fabrikaların kapatılmasından, devasa servetlerin bir iki günde yok olmasından nemalanıyor, para kazanıyor? Sonuçta kapitalistler de krizin mağdurları değil mi? Her iki kapitalist birikim modelinde de unutturulmaya çalışılan bir şeyler var, devleti ve şimdilerde piyasayı, kim kontrol ediyor? Eskiden devleti büyük sermaye ve devlet bürokrasisi kontrol ederdi. Ya şimdi piyasayı kim kontrol ediyor? Yine aynı güçler değil mi? Aslında iş bu kadar basit değil, çünkü çeşitli sermaye grupları birbirleriyle rekabet halindeler. Dolayısıyla, devlet bu rekabeti düzenleyici bir role -Sezar rolüne- soyunuyor. Ve piyasa da bu rekabetin arenası. Gerçekte, oyuncular Yunan ve Roma tanrıları yerine, bildiğimiz etten kemikten Yunanlılar, Romalılar yani... Krizlerin nedenini yukarılarda bir yerlerde çıtlatmıştık aslında: Aşırı sermaye birikimi. Hiç kuşkusuz bazı spekülatörler ve -adını duymuşsunuzdur- Soros gibi manüplatörler, bu krizlerin bir bölümünden karlar elde ediyorlar. Ama örneğin çok yakında kendi gözlerimizle göreceğimiz “Çin çökerse ABD’de çöker, ABD çökerse Çin çöker, birisi çökse tüm dünya çöker!” türü ya da buna benzer bir tetiklenmiş global krizden Soros bile kar elde edemeyecektir. Şöyle düşünelim, bir sektör canlanıyor. Örneğin tekstil sektörü. İlk başta karlar çok yüksek. Yatırım az. Bu sebeple daha az karlı sektörlerden bu sektöre doğru sermaye kayması oluyor. Patron size acıyıp hala mahalle bakkalcılığı oynayacak değil ya. Bir müşteri buluyor ve bakkalını ona satıp edip, parasını bir tekstil atölyesi açmakta kullanıyor. Başlangıçta karlı bir sektör olduğu için çalışanlarına size verdiğinden daha fazla ücret de verebiliyor, üstelik. Belki de vermiyordur, bu önemli değil. Ama bir tek o akıllı değil ya, bu süreci takip eden başka patronlar da var. Dolayısıyla bir çoğu kendi işletmelerini tasfiye edip, bu sektöre kayıyorlar. Daha yavaş hareket eden, büyük sermaye de bu alanı farkediyor. Onlarda sektöre giriyorlar. Sonunda o kadar çok sermaye grubu giriyor ki sektöre, o sektörün özel konumuna ve ülkenin ve dünyanın o andaki karakterine bağlı olaran bir sınırda artık sermayedarlar kar edememeye başlıyor. Çünkü rekabet var, çünkü piyasa sınırlı vs. Sonunda o sektöre girenlerin çoğu ya iflas ediyor ya da işletmelerini daha büyük işletmelere satıp, kar edebilecekleri başka bir sektöre göç ediyorlar. Bir zamanlar İstanbul’un her yeri atarici doluydu, onlar yok olurken pizzacılar ve hamburgerciler pıtrak pıtrak heryerden çıktılar, onlar yok oldu ve piyasayı büyüklere terketmeye başladılar ki, ardından internet kafeciler ve cep shopçular sardı her yanı. Şimdilerde de simit evleri. Onların da sonu yakındır. İşte bu süreçlerin tamamı çevremizde gözleyebileceğimiz aşırı sermaye birikimi krizleridir. Tabi çok küçük ölçeklerde ve sektörel ve hatta yerel... Şimdi yeniden düşünmeye başlayalım. Ya sektörel olarak göç edilebilecek daha karlı herhangi bir sektör kalmamışsa, o zaman ne olur? Ya bir ülkedeki, hatta durumu daha da büyütelim, tüm dünyadaki sermaye karlı sektörlerin tamamını kurutmaya başlamışsa ne olacak? Ve bütün bunların üstüne artık üretim araçlarının gelişmişliği, makinelerin ve otomasyonun üretime katkısı, dolayısıyla tüm dünyadaki işçilerin üretebileceği minimum mal miktarı tüm dünyanın tüketimini aşmaya başlamışsa ve bu sermaye birikimi krizi ile üretim araçlarının gelişmişliği çakışmışsa neler olacak? Üretilen mal, kime satılacak? Mallar satılsın diye işçilere çok para verilirse sermayeler nasıl kar elde edecek? İşte bir sonraki yazımızda, bu süreci anlatıp, Türkiye’deki krizlerden dem vurup yazı dizimizi bitireceğiz. Umarız, sıkılmamışsınızdır...
|