anasayfa Kapitalizm Nedir? (1)
Kapitalizm Nedir? (1) Yazdır e-Posta
Perşembe, 28 Ağustos 2008 16:27

Hepimiz çalışıyoruz. Hepimizin günde en az 8 saat geçirdiği bir işyeri var. Günümüzün yarısını orada ve orası için geçiriyoruz. İşyerindeki sorunlarımız, çoğunlukla dışarıdaki hayatımızdan daha önemli. Çünkü ne kadar çalışırsak çalışalım, ne kadar didinirsek didinelim, aldığımız para bize yetmiyor. Her sabah kalkarken, bugün işe gitmemek için hangi bahaneleri kullanırız diye düşünüyoruz. Sıcak yatağımızda uyumak varken, stresin, aşağılanmanın, çalışıp hiç bir şey elde edememenin verdiği sıkıntının kol gezdiği fabrikalara, atölyelere gitmenin ne gereği var diye soruyoruz kendimize. Çünkü çalışmak istemiyoruz. En azından, bu şartlar altında çalışmak istemiyoruz. Ama yine de kalkıp çalışmak zorundayız. Zaten bunca işsiz varken, bizim yerimize daha hevesli, daha çalışkan birilerini koymaları işten bile değil. İşe gidiyoruz ve rolümüzü oynuyoruz. Ailemiz için, çocuklarımız için, kendimiz için...

Bu dünyada bir hata var. Hepimiz bunu hissediyoruz. Aramızda herşeyin bu şekilde olmasının mantıklı olduğuna kendini inandırmış olanlar da var. Ama onlar da aslında çaresizliğin içinde debelenip durmaktan kurtulmak için kendilerine böyle bir hayal dünyası yaratıp, bir gün işlerin düzeleceğini umarak yaşıyorlar. Ama aslında içten içe bizim bildiğimizi seziyorlar: Bu dünya böyle gitmez! Bu dünyayı aşmak, bu dünyayı değiştirmek, daha iyisini yaratmak gerekir! Ama nasıl? İçinde yaşadığımız ekonomik ve siyasi sistemin ne olduğunu bilmek işte bunun için önemlidir.

İçinde yaşadığımız sistemin adı kapitalizm, yani “kapital”in, sermayenin, paranın sistemi. Bizim çalışmak zorunda oluşumuzun nedeni malum; parası olmayan aç kalır. Peki paranın sahipleri, patronlar bizi neden çalıştırırlar? İşte önemli olan nokta bu.

Korku ve Rekabet

Bize, zam döneminde zam vermemek için, ara dönemlerde ise daha fazla çalışmamızı sağlamak için söylediklerini hatırlayalım: “Piyasada rekabet var!”, “Rakiplerimizi geçmek zorundayız!”, “Size bu kadar zam verirsek rekabet edemeyiz!”, “Batıyoruz!”, “Öldük, bittik, mahvolduk!”... Tabi bu lafları ederlerken, kendilerine aldıkları arabaların, evlerin, tatillerinde harcadıkları paraların haddi hesabı olmamasının, sözlerinin biraz “yalan” olduğunu gösterdiğini inkar edemeyiz. Ama biz yine de devam edelim.

Aslında bütün bunlarda az da olsa gerçek payı var. Rekabet, paralarını kaybetme korkusu, bu insanları bir şeylere zorluyor. Bizim için rekabetin hiç bir önemi yok. Babamızın fabrikasında çalışmıyoruz. İşsizlik gibi bir dert olmasa, bugün bu şirkette, yarın başka bir firmada, üstelik rakip bir firmada çalışabiliriz. Önemli olan ne kadar para verdikleri, ortamın rahatlığı, iş gününün kaç saat olduğu, fazla mesailer, Cumartesi-Pazar çalışılıp çalışılmadığı vs. bizim için. Ama onların böyle bir seçenekleri yok. Patronlar kendi şirketlerine mahkumlar. Ya bu deveyi güdecekler ya da yok olup gidecekler. Yok olup gitmekten neden böyle korkuyorlar peki? Ne de olsa, en kötüsü bizim durumumuza düşerler, açlık sınırının altında, güvencesiz, kimi zaman sigortasız yaşarlar, o kadar. Biz böyle yaşamıyor muyuz?

Yani aslında patronların korkusu, bizden birileri olmaktır. Sıradan, kimsenin takmadığı, yarını belirsiz insanlardan, işçilerden, çalışanlardan olmak. Ama bizim bundan korkumuz olamaz ki... Biz zaten öyleyiz!

Rekabet ve Birikim

Bir şirket rekabet ettiği bir diğer şirketle nasıl başa çıkar? Ondan daha fazla kar elde ederek. Nasıl daha fazla kar elde edecek? Ondan daha fazla, ondan daha ucuz, ondan daha kaliteli mal üreterek. Peki bunu nasıl yapacak? İşçileri daha fazla çalıştırarak, daha az ücret vererek, elde ettiği karı daha gelişmiş makineler almakta kullanarak. Belki bankalardan ya da tefeciden borç bularak yeni makineler alabilir. Ama sonuçta o paraları, üstelik faiziyle ödemek için yine aynı şeyi yapmak zorunda: Daha fazla üretmek, daha ucuza üretmek, daha kaliteli üretmek. Eğer işçinin aldığı para birse, kapitalistin cebine kalan para ondur. Yani işçilerinden aşırdığı parayı sermayesine katar. Kapitalistin parasını, makinalarını, binalarını, kısaca birikimini büyütmekten başka yolu yoktur. Bir önceki birikimini bir sonraki birikimi için yapar, bir sonrakisini ise daha sonrası için. Durmaksızın büyüyerek, karına kar katarak, işçilerini sonuna kadar sömürerek ilerlemek ve asla durmamak zorundadır. Sonuçta buna yol açan istekler ve korkular ne olursa olsun, kapitalist parasını daha da büyütebilmek için para kazanır. Yani “Birikim uğruna birikim, üretim uğruna üretim!” İşte kapitalizmi kapitalizm yapan gerçek!

Kapitalistlerin, patronların kendi lüksleri için yaptıkları her harcama birikimlerini daha da büyütmelerine engel oluyor. Kimileri Sabancı’nın Koç’un nasıl zengin olduklarını anlatırken, çalışkanlıklarının yanında ne kadar cimri olduklarını da anlatır. Günümüzün yeni yetme zenginlerinin böyle özelliklere sahip olmadığını biliyoruz. Yaşam standartlarının ne kadar yüksek olduğunu ve bu standartları nasıl kıskançça koruduklarını da görüyoruz. Toplumun %90’ı açken %10’unun bu kadar zenginliğe tek başına el koyması ciddi bir savaş nedenidir.

Birikim ve Zenginliğin Sahipleri

Patronların ağzından düşmez; biz bu işi toplum için yapıyoruz derler devamlı. Mesela son dönemlerde tekstil patronları durmaksızın bunun propagandasını yapıyor: Eğer biz batarsak bu kadar bu kadar işsiz ortaya çıkar vs. Aslında devleti vergilerini düşürtmek, kaçak ve asgari ücretin bile altında işçi çalıştırmalarına göz yummak, aldıkları kredileri geri ödememek üzere tehdit ediyorlar.

“Bu kadar bu kadar işçiye ekmek sağlıyoruz!” lafı üzerine biraz düşünelim. Yukarıda anlattık, birikimlerinin, sermayelerinin asıl kaynağı işçilerin emeklerinden aşırdıkları paradır. E o zaman nasıl oluyor da, bizden aşırdıkları parayı, sanki bize bedavadan ekmek veriyorlarmış gibi öne sürebiliyorlar? İşte burada mülkiyet işin içine giriyor. Çalışanların paraları kapitalistlerin oluyor, ardından “Parayı az bulduysan gidersin, senin işini çok daha azına yapacak bir sürü insan var!” lafları. Bizim emeğimizi bize karşı kullanıyorlar. Oysa toplumdaki tüm zenginlikler, binalar, makinalar, gemiler, kitaplar, gazeteler vs. tümü biz çalışanların emeğiyle yaratılmıştır.

Zenginliğin Sahipleri ve Toplumsal Fikirler

Toplumun fikirleri nereden kaynaklanır? İlk bakışta görünen okumuş, sorumluluk sahibi “aydınlar”dan kaynaklandığıdır. Aydınlar dediğimizde yalnızca burjuva entellektüel gevezeler anlaşılmasın: Devlet bürokrasisinin üst katmanları - Hükümetler, generaller vs. - ve burjuvazinin bizzat kendisi. İyi de, bu fikirler bu kişilere nereden geliyor? Gökten vahiy yoluyla inmediğine göre, nereden? Geçmişin fikirlerinin ne kadar etkili olduğunu biliyoruz. Ama o fikirler bugün için olsa olsa rehber olarak kullanılabilirler. Oysa bugünün sorunları, dünün sorunlarıyla aynı değildir. Aklı başında kimse 600’lü yıllarla ya da 1923’lerle 2006’nın tamamen aynı olduğunu iddia edemez.

Aslında cevap çok basit; fikirlerin kaynağı ekonomik çıkarlardır. Yıllar boyunca özelleştirme, devletin ekonomiye müdahale etmemesi vs. diyerek tüm toplumu şu andaki “deliler evine” çeviren, Emeklilikle Mücadele Yasası’nı (Genel Sağlık Sigortası “Reformu”) topluma dikte eden de çıkarlardır.

Bu noktayı biraz daha açmak gerek, fakat bu aylık yerimiz bu kadar. Bir sonraki sayıda, toplumsal fikirler, ekonomik ve toplumsal krizler ve kapitalizmin bu krizlerden kurtulmak için uydurduğu yalancı çareleri inceleyeceğiz.

 
 
Reklam